| Collectif Révolution Permanente |
![]() |
|
Accueil |
CRP en el Perú |
Groupe Bolchevik |
Avrupa’nın bölünmesi, işsizlik, Avrupa kalesi
ve emperyalist müdahalelerin son bulması için...
İspanyanın sosyal demokrat başbakanı, “20 yıl
içinde Avrupa dünyanın en önemli kuvvet oluşturulma perspektivinden
güven almalıdır” açikladı. (Der Spiegel, 9.11.2004)
Rakamlara göre, Jose Zapateronun yanlışça “avrupa”
kavramıyla nitelediği 25 ülkeli Avrupa Birliği, ABD’yle
yarışabiliyor ; 25 ülkeyi oluşturan AB’nin milli geliri 10 500
milyar dolar, ABD’nin ise 11 000 milyar dolar ; 455 milyon nufusun
karşısında 255 milyon nufuslu bir ülke. 1999 senesinde ortak
para birimi yaratılmasıyla, 2004’te AB’nin 10 ülkeye
genişlenmesiyle, sosyal demokrasi, avrupalı stalinist
kalıntıları ve birkaç Troçist yardakçıları için Avrupa
Birliği ABD’nin avrupa eşdeğeri olacağına
inanıyorlar. Emekçiler’den bu kurumu sadece daha “sosyal” ve “demokratik”
yapmalarını beklemekteler.
Tüm bunlar avrupa birleşiminin
gerçekleşmesi kapitalist sınıflara güvenmektedirler. Ancak bu
görevi sömürücülerine bağlı kalmamak şartıyla sadece
işçi sınıfı yapabilir. Amerika Birleşik Devletleri,
Kuzey Amerika’da ingliz sömürgeleri burjuvaziler tarafından kurulan
devletin sonucudur. O dönemler kapitalizmin genç çağında olduğu,
burjuvazininde devrimci bir rol üstlenebilip, sömürgeci kuvvetlere
karşı (bağımsızlık savaşı) ve köleli
feodallere karşı (iç savaş) kitlelerin başına geçip,
onları harekete geçirebildiği ve silahlandırabildiği bir
dönemdi. Avrupa Birliği ise kapitalizmin tarihi çöküşü
çağında gerçeklendi. Gerici olmaktan dolayı, milli devletlerini
birakip birleşemeyen eski burjuvazilerin dayanıksız bir
birikimidir.
Avrupa Birliği bütcesi onun bir
devlet olmadını kanıtlıyor. Kendisi vergi koymayan, üye
devletlerinin masraf paylarıyla yaşayan bir kurumdur. Bu malı
gelir bölge milli gelirin yaklaşık %1’e sınırlanıyor
(116 milyar Euro veya 150 milyar dolar). Ekim 2002’de, Chirac ve Shröder onu
yükseltmemek için anlaştılar. Sonunda, bütçe‘nin “savunma” mevkisi
yok. Bütçe, en çok yoksul bölgelere ayırılan yapısal fonuna
adanıyor (masrafların %33’ü), %45’i ise ziraat’a ayırıyor
(yaklaşık 45 milyar Euro).
Oysa ABD’nin federal bütcesi amerikan
milli gelirin yüzde 20’yi ulaşıyor. Amerikan ordusuna 350 milyar
Euro’dan fazla harcanırken, 25
ülkeli AB’nin ordularının giderleri bir arada
toplandığında 150 milyar Euro’yu geçmiyor. Ayrıca avrupa devletleri ABD’nin kontrolü
altında olan NATO’ya üye kalmaktadırlar. Avrupa Birliğinin
ordusu yoktur. 1999’da Helsinki Avrupa Konseyinde karar alınan
“hızlı tepki kuvveti” bile uluslarüstü bir kuvvet değildir.
Milli orduların el birliğine sınırlanan bu kuvvet, dört
devletle yetinmektedir (Almanya,
Belçika, Fransa, Lüksemburg). Ayrıca, AB’nin askeri kararları devlet
üyelerin oybirliğiyle alınmaktadır.
Son balkan savaşı ve Irak’a karşı ikinci emperyalist
savaş, AB’nin bir güç değil fakat sadece Alman ve Fransız
emperyalizmlerinin bloğu etrafında,
ayrı cinslerden oluşan bir federasyon olduğunu
göstermektedirler.
AB’nin temeli olan 1957 antlaşması, “barış ve
özgürlüğün korunmasının sağlanilabileceğini” iddia
ediyordu. (Roma antlaşması, giriş). AB 2004 yılında
anayasa antlaşma projesinde “birliğin amacı
barışı, değerlerini, halkların huzurunu önde
tutmaktır” söyleniyor. (1.3 maddesi)
Yugoslavyanın yıkılması bu sözleri yalanlıyor,
çünkü bu yakıp yıkma geniş ölçüde avrupalı güçlerinin
arasında oluşan rekabetten doğmuştur. Etki
alanlarını hem korumak hemde genişletmek amacıyla
fransız ve alman emperyalizmleri eski titist bürokrasinin birtakım
milli sektörlerini destekleyip, yugoslav konfederasyonun parçalanmasında
önemli bir rol oynamışlardır. Bürokrasinin tüm kesimleri,
Yugoslav devrimin yarattığı halkların birliği zararına,
yugoslav birlik halkının iktidara geçmesi sağlayabileceği
siyasi devrimi önlemek için, kapitalizmin yeniden kurmasını
istiyorlardı.
Başından beri, Alman emperyalizmi Hırvatistan ve
Slovenyanın bağımsızlığını desteklemek
için silah ve askeri danışmanlar verdi. Fransız emperyalizmi ise
“büyük Sırbıstan” planına destek vermek için
Hırvatıstan ve Bosna’ya karşı Sırbistanı
silahlandırdı.Bu on yıllık milliyetci gerilemeye,
savaşa, göçe ve katlıamlara yol açtı. ABD, askeri ve diplomatik
üstünlüğünden yararlanıp çatışmalara son verdi… Aynı
zamanda etkisini, avrupalı emperyalist rakiplerinin zararına
Avrupa’da güçlendirdi.
AB, halklara özgürlük ve rahatlık getireceğini ileri sürüyor.
Ancak kendi bölgesinde, ulusların sınırlarını koruyor.
Böylece, AB Avrupa’da halkların zulmünü onaylıyor : basklar,
Kosova’daki arnavutlar, irlandalılar... Dahada beteri ; ingliz, fransiz,
portekizli, ispanyol, hollandalı, danimarkalı… eski sömürgeci
imparatorlukların son kırıntıları zorunlu
bağımlılıkla tutmaktalar. “Denizaşırı ülke
ve bölgeleri” AB’ye üyeler : Yeni Kaledonya, Fransız Polinezi, Aruba,
Hollandalı Antilles, Anguilla, Maluin adaları, Bermudes, …
« Ültra-çevresel bölgeleri » bile AB’ye aittir : fransız
Guyane, Guadeloupe, Martinik, La Réunion, Açores, Madère, Kanarya adaları.
Halbuki bunlar Avrupa kıtasından Türkiye’den daha çok uzaktalar.
« Avrupa barışı », avrupalı kapitalist
ülkelerin çoğu 1991’de Irak’a karşı saldırmada yer
aldıklarını, saldırmadan sonra Bileşik Milletlerin on
sene uyguladığı halkı boğan utanç verici ambargoyu
bilmemekte. « Barışları », bir kaç avrupalı ve amerikan ordunun 1999’da
Sırbistan’a, 2002’de Afganistan’a yönelik bombardımanlara göz
yummaktadır. « Barışları » Cöte d’Ivoire’da,
Haiti’de… « eski kıtanın » « demokrasileri »
sorumlu olan askeri müdahaleleri unutmaktadır.
« Barışları », bu aynı devletler Filistin’i
zulmeden Israili, kürtleri baskı altında tutan Türkiye’yi,
Çeçenistan’ı zulmeden kapitalist yeni Rusya’yı desteklediklerini
unutuyor.
Avrupa’nın
« birliğini » ise, dışa karşı deneyimler
şiddetle yalanladı. En önemli rakipleri olan amerikan emperyalizmine
karşı, avrupa devletleri ayrılıklarını
gösterdiler : ingliz, ispanyol devletleri ve italyan hükümeti ABD’nin
Irak’a karşı terör ve yağma savaşı girişine tam
destek verirken, fransız ve alman emperyalizmleri ülkeyi boğmak için
Birleşik Milletleri kullanmayı tercih edip, amerikan işgalini
yüksek sesle kınadılar.
Üstelik Avrupa
emperyalizmlerinin, rekabetleri, doğu Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da, Güney
Amerika’da kâr sağlayan dış ticareti ve
yatırımları korumak için artan karşıtlıklarındada
görünüyor.
Amerikan yöneticiliği altında gerçekleşen Irak’a emperyalist
akınıyla (İngiltere, İspanyol Devleti, Italya,
Polonya’nin... ortaklığıyla), NATO’nun eski Yugoslavya’ya
akını ve işgaliyle, NATO’nun Afganistan işgaliyle (Fransa,
Ispanyol Devleti ve Italya’yla birlikte), Haïti kontrölüyle (Fransa, Ispanyol
Devleti, ABD, Arjantina, Brezilya, Türkiye’nin...), avrupa emperyalist
iktidarları eski Işçi Devletlerin kapitalizmi haşince yeniden
yaşatmasına, ezilmiş ülkelerin yeniden
sömürgeleştirilmesine katılmaktalar.
İçte ve dıştaki gibi, sömürücü azınlığı
egemenliğini gizlemek veya temize çıkarmak için yurtseverliği,
medyaları, dinleri, eğitim sistemi kullanmakta. Bunu tamamlamak için,
ezilen ve sömürülen çoğunluğun direnişini yıldırmak
veya ezmek gereğini duyuyorlar. 25 ülkeli AB, polis ve cezaevlerin
masrafları saymadan , milli gelirin ortalama %2’sini ordularına harcıyor.
Avrupa şehir ve köy emekçilerin aldığı darbeler avrupa
kurumlarının “neoliberalizmi” denilen ideolojiden gelmiyor.
İşçi sınıfın ve burjuvazinin arasındaki mücadele
kapitalizme içkindir. 1973 dünya ekonomik krizinden beri, sömürme
oranını yükseltemek ve iş gücünün değerini azaltmak için
dünyanın tüm burjuvazileri saldırıdadırlar. 15 ülkeli
avrupanın milli geliri içinde, 1975’ten 1999’a maaşların
payı % 9’a inerken, 25 ülkeli AB’de işsizlik oranı, çalişan
nüfusunun % 9.1’e ulaşıyor. Uygun bir emeklilik hakkı, özel
sektör emekçilerinin işsizlik yardımı, eğitim ve
sağlık hakları, kamu hizmetleri, işçi hareketin tüm
kazandığı haklar sosyal ve ekonomik yaşamı çürüten
geçmiş bir üretim biçimiyle bağdaşamazlar gibisine
azaltılmaktadırlar.
Sosyalist Avrupa’dan başka birleşen
avrupa olamaz. AB’yi bir “sosyal avrupa”ya dönüştürmek reformist bir mittir.
Milli devletler bir “avrupa yapılışının”
kurbanı olmaktan uzak, bastırma aygıtını
güçlendiriyor. Kendi devletlerinin güç
kazanmasını sağlamak için tüm avrupalı burjuvaziler,
özellikle kapitalizmi koruyan araçların gücünü artırıyor : her
çeşitten polisler, gizli servisler, ordular. Aynı zamanda avrupa
hükümetleri demokratik özgürlüklere saldırıyor.
19 yüzyılında yükselen kapitalizm sömürgeleştirmeyi
ırkçılıkla aklıyordu. 21. yüzyılın
başlarında, tüm gerici lafebesiler kapitalizmin yol
açtığı kötülükleri (işsizlik, yoksulluk, suçluluk...)
yurtdışı rekabetine (“her zaman yolsuz”), “işyerleri
yurtdışında yerleşmesine”, Brüksel teknokratlarına
dayandırıyor. Faşistler, ve fırsat düştüğünde
bazı saygıdeğer burjuva siyasi adamları, şamar
oğlanları suçluyorlar, her zaman olduğu gibi yahudileri, ama
daha çok göçmenleri (pakistanlı, arap, türk...) ve çocuklarını.
Bunlar sadece garip insanlardan değiller. Çöken kapitalizm, göçmenlik
politikasıyla, “terörizme karşı” mücadelesiyle, isçi
sınıfının ulusal ve
ırksal parçalanmasıyla, kent mahalelerde sosyal ayrımıyla
sürekli yabancı düşmanlığını yaratır. Tüm
avrupa hükümetleri sığınma hakkını
kısıtlıyor. İslamist fanatiklerden ve görevde olan
diktatörlükler tarafından tehdit edilen kabilleri ve arapları
püskürtmektedirler, türk göçmenleri ve kürt militanlarına, Fransa’da
mahkemeye verilen ve İspanya da işkence gören bask
militanlarına, Fransa’da sığınma arayan ve mafyacı
Berlusconi’ye gönderilen italyan militanlarına sataşmaktadırlar.
Tüm devletler, emekçileri daha fazla sömürmek ve işci
sınıfı bölmek için, gidip gelme özgürlüğünü ve göçmen
emekçilerin haklarını kısıtlayıp, şiddetle
davranıp, bazılarını tutulma merkezlerine haps etmekteler.
İki büyük emperyalist savaşlar, özellikle üretim güçlerinin
avrupa’nın gerici milli sınırlarına karşı
isyanın ifadesidir. İki defa, alman emperyalizmin kendi hegemonisi
altında avrupa’yı askeri yönden birleştirmeye calıştı.
İkincisinde, naziler ve Hitlerin burjuva karşı devriminin ve
kapitalist gericiliğin alçak cisimleşmesiyle gerçeklendi. 20nci
yüzyılında iki defa avrupa sömürücü sınıfları,
amerikan burjuvaziyle, dünyayı paylaşmak için köylerin ve kentlerin
milyonlarca genç emekçilerini ölüme
götürdüler, kıtayı tahrip ederek, sömürgeleri savaşın içine
kattılar.
Emperyalist kıyımların sonsuz korkunçluğuna
karşı, proletarya ayaklanarak insanlığa başka bir yol
açtı. Almanyada monarşiyi devirerek, ekim 1917'de Rüsya'da iktidara
geçerek dünya çapında sosyalist devrimi başlattı. Burjuva
savaşlarına kurban olmaya böylece son verdi.
İkinci dünya savaşında, şubat 1945'te stalingrad'da rus
emekçilerin sayesinde nazilerin yenilgisi başladı. Aynı senede,
italyan proletaryası Mussolini'ye karşı ayaklandı. Ancak
devrimci dalgası, ABD ve İngiltere emperyalist burjuvazileri ve SSCB
bürokrasiden oluşan karşı devrimci ittifağıyla zapt
edildi (Tahran, Yalta ve Postdam anlaşmaları). Bu ittifak, SCCB’ye
yayılacak Batı ve Orta Avrupa’da proleter devrimin korkusundan
oluştu. 1943’te 3.üncü enterasyonalı dağıtan Stalin,
sınıf işbirliğini gösterdi. Wall Street ve Kremlin
arasında “demokratik” ittifağın nazismden çok devrimden korkusu
vardı. Bundan dolayı ordu güçleri Varşova isyancılarını
nazilerin katliamlarına bıraktılar, ve alman sivillerin isyan
hevesinin yok olması ve yıldırılması için, onları
bile bile vurdular.
İşçi sınıfın içinde siyasal ajanları,
“sosyalist”, “komünist” partiler ve reformist sendikalar, italyan
ayaklanmasının senesi olan 1943’ten itibaren işçi
sınıfın mücadelesine karşı çıktılar.
Fransa’da, İtalya’da, Yunanıstan’da emekçileri
silahsızlaştırarak devrimi durdurdular. Grevlere
saldırarak, devrimcilere kara çalarak, silahlı ayaklanma ve askeri
yenilmelerden dolayı sarsılan burjuva devletlerinin yeniden
yapılmasına doğrudan doğruya katıldılar.
Kazanan emperyalizm, bazı sınırları
değiştererek, avrupa’da değerlerini kaybeden milli devletlerin
burjuvazilerini canlandırdı. Stalinin yardımıyla, demokrat
cumhurbaşkanları Roosevelt ve Truman, alman proletaryası
başta olmak üzere avrupanın bölünmesini derinleştirdiler.
Yalta’da kurulan karşı devrimci ittifak, halkların avrupa
sömürgelerine bağlı kalmalarını ön görüyordu.
Herşeyi kaybetme riski altında olan avrupa burjuvazileri,
proletaryalarına geniş tavizler vermek zorunda kaldılar : grev
hakkı ve demokratik özgürlüklerin yeniden kurulması, sosyal
sigortanın genişlenmesi, kamulaştırmalar... Stalinin
yönergelerine rağmen, stalinist partilerin kontrolü altında olan partizan
orduları Yugoslavya ve Arnavutluk’ta iktidarı ele geçirdiler.
Antifaşizm adına, amerikan ve ingliz burjuvazileri genç
emekçileri tüm savaş boyularına yolladı. Fakat, Alman ve Japon rakiplerini yendikten sonra,
amerikan burjuvazisi portekizli ve ispanyol faşist rejimlerine dayanarak,
SCCB’ye karşı yöneldi. Amerikan burjuvazi üstünlüğünü kurduktan
sonra, marşal planıyla 1947’de zayıflayan avrupa burjuvazisine
yardıma geldi. Alman yenilgisiden sonra SCCB’ye saldırıp
kapitalizmi yeniden kurmaya çalıştı. 1948’den sonra,
imtiyazlı kastını korumak amacıyla, amerikan emperyalist
saldırmasına karşı SCCB’yi savunmak için, Kremlin
bürokrasisi Orta Avrupa kapitalistlerini istimlak etti. SSCB’yi kopyalarak,
doğuştan bürokratik işci devletleri kurup, emekçilerin iktidara
gerçekten geçmedikleri, temel demokratik haklar ve grev hakkı vermeyen
ancak işsizliği önleyen, ücretsiz eğitim ve sağlık
sağlayan devletler oluşturdu.
Dünya’nın her yerinde, amerikan emperyalizmi devrimci tehditlere
karşı diktatürler sağladı veya destekledi. Avrupa’da,
1967’de Yunanıstan’ın etrafında diktatör bir rejiminin
kurulmasında doğrudan doğruya yer aldı. Ancak
Yunanıstan, İspanya ve Portekiz burjuva diktatör rejimleri Yalta
düzenini sarsan devrimci dalgasına dayanamadı. 1960
yıllarında, Portekiz sömürgeleri halklarının (Gine...)
inatcı direnişi portekiz devletini krize sürdü. 1974’te, 1
mayıs’da askerlerin ve emekçilerin birleşmesi portekiz devrimine yol
açıp, Salazar’ın mirası Caetano’nun diktatürü devrilip,
işyerleri işgal edilmiş ve demokratik özgürlülükler
kazanılmıştır. Sadece sınıf işbirliği,
PSP’nin ve PCP’nin işcilerin öfkeden kudurmuş bir şekilde
ayrılması, merkezcilerin yardımıyla burjuva devletin ayakta
kalmasını ve zayıflayan portekiz kapitalizminin
kurtarılmasını sağladı. 1986’da ispanyol
komşusuyla, Avrupa Ekonomik Topluluğuna girmesine yol
açıldı.
İspanyol devletinde, Franco rejimini daha büyük çelişmeler
yitiriyor. İşci sınıfı güçünü yeniden kurup, gençlik
kaynaşırken, sömüren halklar kafa tutuyor. Devrim riskini önlemek için,
1976’dan itibaren, Franconun seçtiği kral Juan Carlos de Borbon, koruyucu
reformlara başvurdu. Hem PSOE hem PCE kralı destekledi. Bonapartist
çizgili monarşi kurarak, bir kaç demokratik özgürlükleri sağlayan
ancak din’in imtiyazlarını koruyan ve bask, katalan ve galisyan
milletlerin ayrılma hakkını reddeden 1978 anayasasına
desteklerini verdiler.
Hollande’lar, Buffet’ler, Zapatero’lar, Shröderlerin İşci
kazanımlarını, « cumhurriyet’in çocukları »
olarak nitelerler, fakat bu yalandır : Batı’da tıpkı
Doğudada olduğu gibi, avrupa proletaryasının 20.nci
yüzyıldaki büyük zaferleri 1917’de, 1943’te ve 1968’deki devrimci
dalgalarının yan ürünüdür.
Dünya ekonomisinde paylarını korumak için veya
tanınmış yarı sömürge
ülkelerinde ve emperyalist ülkelerin içinde, Orta Avrupa'da, Çin'de,
Vietnam'da, Küba'da eski kolektivist ekonomilerde, ve emperyalist ülkelerin
içinde yenilerini elde etmek için, AB büyük kapitalist grupların
yayılmasına bir dayanak oluşturuyor. Burjuva hükümetleri,
“kıtanın birliği” ve barış üzerine
konuşmalarıyla bu durumu gizliyor.
Avrupa konseyi, yani 25 üye ülkelerin hükümetleri, 18 haziran 2004'te
kapitalizmin çerçevesinde olan bir anayasa antlaşma projesini kabul etti :
“birliğin amaçları : tam istihdam ve toplumsal ilerleme hedefine
sahip rekabet gücü yüksek bir sosyal piyasa ekonomisi... ” (madde I-3: ).
“Sosyal” kavramının burda sadece süsleyici bir görevi var.
Piyasa ekonomisi sözcüğü ise riyakar bir şekilde kapitalizmi ifade
ediyor. Avrupa'da doğan kapitalist üretim tarzı, sadece bir ürün
piyasası değil, emekçilerin sömürülmesidir. Kapitalizmde, proleterlerin iş gücü, üretim
araçlarına sahip olan bir azınlığın emrinde olan bir
üründür. Toplumsal ürün, üretici kontrolünün dışında
kalmaktadır. Buda kapitalistlerin yararına olur çünkü böylece,
kapitalistler kar şekli altında artan ürünü tekeline
almaktadırlar.
Savaş ve ekonomik krizlerin pahasına, dünya ölçüsünde sürdürülen
sermayenin tekelleşmesi, uluslararası büyük kapitalist grupları
biçimini alıyor. Bununla birlikte milli devletlerin ve
sınırların yok olmasına yol açmıyor. Tam tersine, bu
tekelleşme milli alanların arasında ve içerisinde hareket
ettiği ve kendisine dayandığı işyerlerinin
arasında rekabetide kapsıyor. Bir yandan, çokuluslu şirketlerin
çoğunun milli tabanları tanınmaktadır ; öte yandanda en
güçlü devletler, emeğe karşı sermayenin hesabına, hem
değer artımını koruyan koşulları savunuyorlar,
hemde rakiplerine karşı milli
kesimlerinin çıkarlarını koruyorlar.
Avrupa Birliği devletlerin eseridir, özellikle kıtanın eski
emperyalist güçlerinin. Başından beri, siyasetcilerin, burjuva
gazetecilerin ve entellerin adlandırdığı « avrupa
yapılışı », Ingiltere’yle, Italya’yla, İspanyol
Devletiyle, Hollanda’yla… bileştirseler bile , Fransa’nın ve
Almanya’nın yürütme kuvvetleri arasında olan sahne arkası
görüşmelere dayanıyor.
1950’den itibaren, ülkelerin darlığının üstesinden
gelmek, sömürgeci imparatorlukların ve Doğu avrupanın piyasa
kayıplarıyla kötüleşen milli ekonomilerin
sıkışmasından kaçınmak için, bazı kapitalist
devletlerin arasında anlaşmalara varıldı. Öylece ilk
serbest mübadele bölgesi doğdu. Ilk önce 1948’de üç küçük ülke (Belcika,
Hollanda, Lüksenburg) , sonra Avrupa Ekonomik
Topluluğu’ndaki altı ülke (Almanya, Fransa, İtalya,
Hollanda, Belcika, Lüksenburg). 1992’de « Avrupa Birliği »
olarak adlandıralacak sözde « avrupa »’nın kökü
budur : sermayenin birikmesine engel
olan kendi sınırlarından kurturmak için milli burjuvaların
arasında bir uzlaşma. Bölgesel
anlaşma 1973’te Irlanda’ya, Danimarka’ya, İskoçiya’ya ve Galler’e
1986’da İspanya’ya ve Portekiz’e, 1995’te Isveç’e, Finlandiya’ya ve
Avusturya’ya ; 2004’te Polonya’ya, Macaristan’a, Çek Cumhurriyeti’ne,
Slovenya’ya ; Slovakya’ya, Litvanya’ya, Letonya’ya, Estonya’ya, Malta’ya
ve Kıbrıs’a yayılıyor.
1951’den 1992’e Avrupa Birliği ilan edilene kadar tüm aşamalar
Fransa ve Almanya tarafından kontrol edildi. AB, Alman ve fransız
devletlerinin yürütme kuvvetlerinin onayları olmadan hiç bir belirtici karar
almıyor. Ayrıca, 2003 ve 2004’te (1992 Maastricht ve 1997 Amsterdam
antlaşmaların ölçütlerini geniş ölçüde aşan bütçe
açıklarıyla) olduğu gibi, çıkarları gerektirirse,
Almanya ve Fransa kuralları çiğneyebilir. Böylece,
başbakanların ve hükümetlerin diğer elemanlarının
arasından, AB, bu ülkelerin büyük kapitalist işyerlerinin kontrolü
altında bulunuyor. Brüksel’in avrupa komisyonu, iktidarı elde
bulundurmaktan uzak, bu politikaları işletmeğe görevlidir.
Anayasa antlaşması, AB’nin temellerini hiç bir şekilde
sarsmayacaktır.
Bir kaç ülkede, hükümetler AB anayasa antlaşmasının ve
Türkiye’nin AB’ye adaylığının halkoylamasına geçmesini
tasarlıyorlar.
Fransız 5.inci Cumhurriyeti’nin eski cumhurbaşkanı Giscard
d’Estaing’nin yazdığı bu anayasa antlaşma projesi, büyük
kuvvetlerin AB’ye el koymasını ve diğer üyelerin üzerinde
egemenliğini temin ediyor. Bir yandan, önemli kararları yine
hükümetler alacaklar, avrupa parlamentosu ise bir kaç alanda sesini duyuracak
(bütce, iç piyasa, göçmenlik...). Öte yandan, kararlar ya oybirliğiyle
alınacak, ya’da AB nufusun %65 ini temsil eden en azından 15
devletlerin anlaşmasını gerektiriyor (madde I-23, I-25...). Böylece,
Fransa ve Almanya kendilerini engelleyen tüm önlemleri felce uğratabilir.
O halde bu tasarı, emperyalist devletlerin kıtanın üzerine
ekonomik egemenliğini onaylıyor. Bununlada kalmıyor :
monarşileri ve (hristiyan) din devletlerini kabulleniyor, Avrupa ezilen
halkların var olan kapitalist devletlerin içinde kalmalarını
doğruluyor. Avrupa anayasa antlaşma tasarısı, dine kurucu
bir değer olarak başvuruyor (giriş) ; Avrupa Birliğini
din temsilcilerine danışmaya zorluyor (madde I-52). « Terrörizme
karşı mücadele » bahanesiyle, Giscard’ın avrupa
anayasa antlaşması ezilen ülkelere, radikal, sömürülen halkların
milliyetci, ve devrimci örgütlere karşı devletlerin, polislerin ve
gizli servislerin işbirliğini tasarlıyor (madde I-42, III-271,
III-276, III-309).
Hiç bir emekçi böyle bir antlaşmayı kabul edemez. Ancak, buna
karşı « kendi » burjuvazini bloğunda ve işci
sınıfının bölünmesiyle şövenlerle ortak olamaz.
Çünkü reformizmin ufuğu kapitalizmdir, kitlesel işci örgütlerin
yöneticileri ve merkezci müttefikleri, emekçileri kapitalist seçenekleri olan
bir ikilemde kapatmaya çalışıyorlar. Kıtanın
birleşmesi için Avrupa kapitalizmlerine güveniliyor, amerikan rekabetine
karşı tek çerçeve olduğu düşünülüyor. Bazılarıda,
egemen sınıfın azınlık kesimleriyle, « brüksel’in
diktalara » karşı « kendi » ulusların
imtiyazlarını savunuyorlar.
Devletlere göre, anayasa antlaşmanın tartışması
parlamento’dan veya oy danışma’dan geçecek. Halkoylaması olursa,
emekçiler ne bu antlaşma için nede 2001’in Nice
antlaşmasının devam etmesi için oy vermeli.
Kıtanın barış içinde birleşmesi tarihi bir
ilerleme olacaktır. Ancak emperyalist çağında burjuvazi bu
hedefe ulaşamaz. Ekonomi, önceki tarihsel çağından miras kalan
sınırların ve özel mülkiyetin içinde boğuluyor.
İngiltere’nin, Fransa’nın, İtalya’nın, Almanya’nın…
burjuvazileri rakip burjuvazilere ve kendi proletaryalarına
karşı kaçınılmaz olan milli devletlerinden vazgeçemezler.
Avrupa’nın birleşmesi, çağımızın ilerici
sınıfının yani proletaryanın tarihi görevidir. Üretici
güçlerin gelişimi, toplumsallaştırılmaları ve
uluslararası nitelik kazandırma eğilimleriyle, kapitalist üretim ilişkileri
arasında büyüyen çelişmeyi aşmak için, kapitalizmin ürünü olan,
onun yaşam koşulu olan işci sınıfından gelecek
olan sosyal bir devrim gerekiyor. İşçi sınıfı sürekli
olarak onu sömüren kapitalistlerle yüzleşiyor ve sayısıyla, bir
noktada toplanmasıyla ve üretimin içinde başta gelen yeriyle
sömürenlerin sınıfını devirebilecek güçte.
Bu tarihi görevine başarıya ulaştırmak için, proletarya
burjuvazi’ye ve onun tüm siyasi kesimlerine karşı
bağımsızlığını kesin olarak ifade etmeye
başlamalı.
Bir ülke’nin emekçileri, halkoylamasında burjuva hükümetine
karşı olduklarını açıklama fırsatını
bulabilirler, hükümetlerin
yapısı ne olursa olsun : reformist parti, reformist parti ve
burjuva parti arasında bir koalisyon, burjuva partisi. Ancak bu
halkoylaması işçilerin bölünmesine yarar. Emekçiler,
« hayır » demekle gücünü meydana çıkaramaz. Özellikle,
« hayır » kampanyaları, en çok türklere karşı,
yabancı sevmezliğin ve şövenizmin çağlamasına bir
fırsattır. Nerde bir anayasa antlaşma tasarı’nın
üzerine halkoylaması olursa, emekçiler onu boykot etmelidir : ne Nice
antlaşması, ne Giscard’ın anayasa antlaşması ! Ne
milli geri çekilme, nede sahte avrupa birliği !
Rus devleti gibi, türk devletinin
bölgesinin küçük bir parçası geleneksel adıyla « Avrupa » denilen bölgede yer
alıp, büyük parçası « Asya »’da bulunuyor. 1963’ten beri
Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğuna ortaktı. 1995’tan sonra bu
anlaşma gümrük birliği haline geldi. 1987’den beri art arda gelen
türk hükümetleri Avrupa Birliğine girme talebinde bulunmaktalar.
Bazı burjuva partiler sürekli
yabancı sevmezliyine dayanıp Türkiyenin girmesine karşı
çıkıyolar : yani kitlesel göçmenliğin kötü görüntüsüyle
ortalığı kışkırtıyolar. Bazılarıda
ortak zirai politikasının Türkiye’ye uygulanacağı takdirde
bunun pahalıya mal olmasından korkuyorlar. Ayrıca, burjuva
partilerin çoğu tutarsızlık riskinden korkuyorlar, çunku
hristiyanlığın din adamlarından oluşan AB’ye girmek
isteyen Turkiye’nin çoğunluğu müslüman, vede Avrupa’da demokratik
özgürlüklere saldırılar, « islamcı terörizme »
karşı mücadele bahanesiyle
temize çıkarılıyor.
Öte yandanda, avrupa
piyasasını büyük bir ülkeyle genişletmek imkanı ve
aynı zamanda Türkiye’yi ABD’nin elinden koparmak avrupa burjuvazinin bir
kaç kesimini özendiriyor.
Şu anda, Avrupa Konseyi (AB’nin
yürütme kuvveti, üye devletlerin başbakanlardan oluşuyor), türk
devletinin adaylığını her zaman ertelemekte. 2004’te 16 ve
17 aralık ayında yeni müzakerelerin açılmasına karar
verildi.
Türkiye proletaryası ve devrimci
komünistleri NATO üyeliğine, İsrail’le bağlaşmaya ve
amerikan üslerine karşı mücadele etmeli, türk burjuvazisinin ülkeyi
fransız ve alman emperyalizmine boyun eğdirmesine karşı
savaşmalı. Türk ve kürt emekçilerinin AB’ye ilişkin tüm
hayallerini çürütmeli. Aynı zaman’da, yığınların kemalist burjuva milliyetciliğine veya
dinci milliyetciliğine çekilmesini redetmelidir.
Kürt halkı Türk devletin içinde
kalmasına ya da Orta Doğu burjuva devletlerinden
ayrılmasına özgürce karar vermeli. Tarihin çizilmesine göre, türk
proletaryası, Avrupa Sosyalist Birleşik Devletleri veya Orta
Doğu Sosyalist Birleşik Devletlerine katkıda bulunmasına
özgürce karar verecektir.
AB üye ülkelerin emekçilerinin
önderleri Türkiye’yi uzaklaştırma veya kabul burjuva nedenlerini
onaylayamaz. Şövenizme ve Türkiye’ye emperyalizm el koymasına
karşı, tüm kıtanın emekçilerini birleştirmek için, türk
veya kürt asıllını kapsayan her avrupa ülkelerinin
proletaryasını birleştirmek için, AB’ye üye olan ülkelerin
emekçileri Türk devletinin tüm emekçilerine Avrupa’nın her yerinde
koşulsuz dolaşım özgürlüğü ve sığınma
özgürlügü doğrultusunda kararını açıklamalı, batı
ve kuzey Avrupa’nın işçi hareketinin kazançlarının
Türkiyeli kardeşlerine yayılmasını istemelidir.
Emekçiler, Türkiye’nin
adaylığı üzerine karara varılması için yapılan
burjuvazi girişimleri bir tuzaktır. Bu burjuva ikilemesinde ne
Türkiye’nin emekçileri, nede AB’nin emekçileri siyasi bir kazanca varır,
çünkü otomatik olarak kendisini sınıf düşmanın iki
tandansından bulacaktır : ya ilhak, ya şövenizm. Ondan
dolayı, eğer halkoylaması olursa, proletaryanın sesi boykot
demeli.
Kapitalizmin avrupa halklarına
verdiği perspektifler savaş, dünya ekonomik krizi, emperyalist
iktidarların arasında fışkın rekabet, işsizlik,
sosyal hakların gerilemesi ve tükenmesidir. Ancak çoğunluğun
sürekli kötüleşen yaşam koşullarının ilk hedefi olan
işçi sınıfı bu duruma son verme ve Avrupayı
birleştirme gücüne de sahip. Bunun için proletaryanın tüm ezilenlerin
ve sömürülenlerin yönetimini alması gerekiyor.
SSCB’de kapitalizmin
canlandırılmasının ardından, burjuvaziyle açık
veya gizli koalisyon gerçekleştiren sosyal demokrasi ve yeni görevleri
üstlenen stalinizme karşı, bolşevikler burjuvazi aleyhine
emekçilerin birlik cephesini karşı tutuyor, burjuva hükümetlerin,
devletlerinin ve AB’nin aleyhine işçi örgütlerin siyasi ve isteklerini
içeren koalisyonu vurguluyor, onları devirmek için.
Emekçilere dayanan tüm örgütlerin
burjuvaziyle siyasi bağlılıklarını
kırmalarını ve işçi bir programı
savunmalarını gerektiriyoruz. Bolşevikler, bu yola girenleri
destekler :
Işsizliğe hayır !
Eşdeğer sınıflandırmasız işten çıkarmalara
yasaklama ! Tüm işçi kazançlarının savunulması ve
yeniden yerleştirilmesi ! Ücretsiz ve kaliteli kamusal eğitim ve
sağlık, herkese bir
konut !
Grevlere ve sendikalara
karşı yasalara hayır ! Esneksiz, haftada 35 saat ! Tüm serbest ellere iş dağıtımıyla
işsizliği azaltılması ! Maaşlara, pansiyon
ücretlere, ödeneklere fiyatların zamına yetişebilen genel zam,
ve endeksleme !
KDV’nin ve halk tüketimine dayanan
vergilerin kaldırılması! İşyerlerine para
yardımına son! Sanayi ve hizmetlere işçi kontrolü ! Büyük
kapitalist grupların ve bankların mülksüzleştirme edilmesi ! Yığınların kontrolü altında üretim
ve dağıtım planlanması !
Her dalda, niteleme ve meslek ne
olursa olsun tüm emekçileri bir araya getiren birlikçi sendikalar için,
Sendikalarda tam demokrasi ! Ortakyönetime hayır !
Emekçilere karşı olan
hükümet ve patronların planlarının hiç bir şekilde
tartışılmaması ! Mücadeleleri yönetmek için genel meclisler
ve oyla seçilmiş komiteler !
Erkek kadın arasında gerçek
eşitlik ! Serbest ve ücretsiz çocuk aldırtma ve gebelik önleme!
Cinsel eğilimi ne olursa olsun , herkese eşit haklar !
Tüm avrupa’da laiklik ! Devlet
ve din arasında ayrılma ! Din’e, din adamlarına, özel
okullara yapılan tüm devlet yardımlarına son ! Devlet
arşivlerinde ve kimliklerde din belirtilmesi kaldırılmalı!
Gençlik herhangi bir dini kontrol altında olmamalı.
Avrupanın son sömürgelerine
bağımsızlık ! Kosovalılara, basklara,
irlandalılara, kürtlere… kendi geleceğini belirleme hakkı !
Schengen anlaşmaları
kaldırılmalı ! Sınırların tüm emekçilere
açılması ! Göçmen emekçilere tüm haklar ve vatandaşlık
verilmeli !
Tüm devrimci militanlara,
sendikacı ve ezilen milletlerin eylemci tutsaklarına özgürlük !
Proleter örgüt, eylem ve grevlerin
isçiler tarafından savunulması ! Milli orduların ve
bastırıcı polis güçlerinin
dağıtılması !
Tüm monarşiler
kaldırılmalı ! Tüm yüksek odalar yok olmalı ! Oyla
seçilen siyasiler yürürlükten kaldırırabilmeli ve ücretleri bir
teknisyen maaşına sınırlanmalı !
Kuzey Koreye, Iran’a, Suriye’ye,
Çin’e yönelik olan askeri tehdit’e son ! Avrupadaki tüm amerikan üsleri
kapatılmalı ! NATO’dan çıkılmalı ve Nato
kaldırılmalı ! Avrupa hızlı tepki kuvveti
silahsızlandırılmalı !
Fakir ülkelerin tüm borçları
iptal edilmeli ! Vietnamın, Kuzey Korenin, Kübanın koletktivist
ekonomileri savunulmalı ! Emperyalist orduların, Irak’ı,
Afganistan’ı, Kosova’yı, Bosna’yı, Haïti’yi, Cote
d’Ivoire’ı hemen terketmesi ! Askeri taşıma ve
aktarmaları engellemek için işçi birlik cephesi ! Irak için
zafer ! Emperyalizmin yenilgisi !
Avrupa birliğine
karşı, kapitalizme razı olan, Fransa ve Almanyanın
kıtanın üzerindeki egemenliğini sağlayan 1957’den bugüne
AB’nin tüm anlaşma ve antlaşmalarına karşı ! Her
avrupa ülkesinde işçi hükümetleri için ! Avrupa Sosyalist
Birleşik Devletleri için !
Yığınların ciddi
talepleri üretim araçlarının özel mülkiyetiyle
çarpışıyor. Işte bu sebepten dolayı,
azınlığın toplumun üzerine el koymasını
sağlayan ve başkaların emeğinden geçinen burjuva devletini
devirmek için emekçilerin birleşmesi gerekiyor. Sadece bir işçi
hükümeti geleceği koruyabilir. Görevi, sömürenleri mülksüzleştirme
etmek, büyük şirketleri ortak üreticilerin kontroluna geçirmek ve toplumu
makul bir temelle yeniden örgütlemek, (yani milletlerarası, sonrada dünya
temelinde) olacaktır.
Doğu Avrupanın işci
sınıfın önceki sosyal kazançları yok olması,
gasıp bürokrasinin iktidardan atılmamasından ve sonunda
kapitalizmi canlandırmasından kaynaklanıyor. Batı
Avrupanın işci sınıfın sosyal ve siyasi
kazançları azaldı ve tehditte çünkü sendika aygıtları ve
reformist partilerin yardımıyla, burjuvazi kendi iktidarını
korudu. Proletarya, gelecek devrimci fırsatları
değerlendirmelidir, yoksa kapitalizmin vahşetleri yeniden
yaşanılacaktır : ekonomik krizler, faşizm ve savaş.
Önceki devrimci
dalga sırasında, avrupa proletaryası savaşma yeteneği
olduğunu bir kez daha ıspatladı : 1961’de Belçika, 1968’de
Çekoslovakya ve Fransa’da, 1970’de Polonya ve Ingiltere’de, 1971’de Türkiye’de,
1974’te İrlanda ve Portekiz’de, 1976’da İspanyol devletinde, 1980’de
Polonya’da… Son zamanlarda, dünya burjuvazinin karşı
saldırılarına dur demek için, siyasi ve sosyal halklara
sataşan yerel saldırılara karşı direnişleri,
İngiltere’de, İspanyol devletinde, İtalya’da,
Yunanıstan’da, Almanya’da, Avusturya’da grevlerde ve
yığınların gösterilerinde ortaya çıktı.
Ancak emekçilerin
ve gençlerin içinden gelen protestoları yeterli değil. Mücadelerini
durdurarak yolundan çeviren sendikal bürokrasiye ve işci sınıfın
geleneksel partilere çarpıyorlar, çünkü bunlar hizmetlerini satın
alan burjuva devletlerinin uşaklarıdır. Küçük burjuva
milliyetciler (SSP, Batasuna, İRA…), islamist akımlar ve hristiyan
gençliğin örgütleri, küreselleşme karşıtları (ATTAC
gibi) ve « çevreci » partileri… proletarya’nın ve gençliğin
karışıklığına katkıda bulunuyorlar. Bu
şarlatanların çoğu bir « başka avrupa’nın »
hayalini yığınlara yutturuyor. Bu « başka
avrupa », insanları cins, millet, ırk veya din’e göre bölen daha
az liberal (ama o kadar kapitalist) bir avrupa’dır.
Tüm Avrupa’da,
burjuva işçi partiler ve sendikal bürokrasileri sınıf
işbirliğiyini savunuyorlar : bunlar, proletaryayla uyuşmaz
temel çıkarlarını savunmak için, burjuvazinin verdiği
kırıntılarla yaşıyorlar. Avrupa ülkelerinin stalinist
kökenli sosyal demokrat partileri, kendilerin katkısıyla Rusya’da
kapitalizmin yeniden kurulmasından sonra oluşan sosyalizmi üstüne
almıyorlar bile. Onlar, sanki Kapitalist Avrupa Birliği,
yığınların sosyal ihtiyaçlarını
karşılayacakmış gibi,
yığınları “Sosyal Avrupa’ya” inandırmak
istiyorlar.
Pratikte,
reformist partiler, işci sınıfa karşı planları
tartışıp işletmekteler, genel greve ve emekçilerin kendi
kendilerini savunmasına engel olup, polise ve orduya güvenip bastırma
aygıtlarını güçlendiriyorlar. Burjuva partileriyle
anlaşıyor veya burjuvazi’nin temsilcilerini destekliyorlar.
Filistin’i ezen İsrail’i kabul ediyorlar. Avrupa’da halklara
karşı zulmün suçortaklarıdır. NATO’yu ve silahlı
kuvvetini desteklemekteler. İktidar’da oldukları zaman,
özelleştirmeleri ve işçi sınıfına karşı
planları kendileri yaratıyorlar, göçmen emekçilerini sürgün
cezasına çarptırıyor veya hapse atıyorlar.
« Aşırı
solcu » müttefikleride, onlar gibi hangisi olduğunu söylemeden
« başka bir Avrupa’dan » söz etmekteler. Merkezcilerin en
atılganları, sosyalizmsiz, devrimsiz ve en önemlisi proletarya
diktatörlüğüsüz bir « emekçilerin avrupası’ndan »
bahsediyorlar. Yani aldatıcı bir avrupa. Mesela, Fransa’da Lutte
Ouvrière (İşci Mücadelesi) ve LCR (Devrimci Komünist Birliği)
burjuva devletlerin koalisiyonunu, AB’yi bir « emekçilerin
avrupa’sına »
dönüştüreceklerini iddia ediyorlar. PT ise (Emekçilerin Partisi)
gerici burjuva partiler gibi tüm sorunları AB’ye dayandırıyor.
Dördüncü Enternasyonal’ı tasfiye edenler reformizmin sol
kanadını oluşturuyorlar, çünkü kapitalizmin içine gittikçe
yerleştiler ve burjuva devletiyle uzlaştılar.
Bazıları çoktandır parlamento yolunu seçmişlerdi (eski Militan) : bugün hepsi daha çok
açıkca devrimi inkar ediyorlar. Fransa’da merkezciler, Chirac’a
(Fransa’nın cumhurbaşkanı) oy vermeye çağırdılar
(LCR), burjuva « cumhurriyet »’ini savunuyorlar (PT), polis
subayların eylemlerini destekliyorlar (Lutte Ouvrière) veya genç türklerin
ve arapların türbanın’a karşı Chirac’ın
yasasını (LO, LCR, PT) alkışıyorlar.
İngiltere’de, demokratik ve laik bir Filistin için mücadeleyi, çocuk
aldırtma hakkı ve göçmen kontrolunun yok edilmesi
çağrılarını bıraktılar. Avrupa’nın her
yerinde, sahte troçistler ve maoizmin hastalık kalıntıları
yolundan dönmüş sendika aygıtlarıyla daha fazla
kaynaşıyor veya kendileri ayrı sendika kuruyorlar (Fransa’da
SUD). Troçist uşakları ve küçük burjuva anarşistler,
hristyanların ve yeniden yetiştirilen stalinist arkadaşlarının
yönettiği dünya sosyal forumuna, burjuva devletlerin ve ekolojist siyasi
partilerin parasal yardim yaptığı sivil toplum örgütlerine
destek vermekteler.
Anarşistler ve merkezciler,
devrimci işci partinin inşasına karşı
çıkıyorlar. Öylece anarşistler proletarya’yı burjuvazinin
ajanlarının ellerine bırakıyorlar. Kendileri zaman zaman
marksizm’den diye övenlere gelince, ortak siyasi perspektifleri açıkca
sınırlanmayan « geniş » parti olan bu gruplar
kapitalizm içinde emekçilerin durumunu düzelteceğini ileri sürüyorlar.
İkinci dünya savaşı sonrası işçi burjuva partilerinin
yerini alacakları iddia edilen küçük grupları meydana getiriyorlar.
Ya da milli hükümetlerde, AB’de ve yerel topluluklarda kapitalizmi
yönetmelerinden dolayı değeri düşen
« sosyalist » veya « komünist » partilerin destekleri
gibi davranıyorlar.
Fransa’da, eski PCI (Enternasyonalist Komünist Partisi) kendi
kurduğu şöven ve reformist bir parti içinde (Emekçilerin Partisi) yok
oldu. Ingiltere’de, ingliz işçi partisinden atılmış Militan
örgütünün çoğu üyeleri, ingliz işçi partisinin sol reformist ve geleneksel
bir programı « Sosyalist Partisi »’ni tekrar ayakta tuttular.
Yine Ingiltere’de, bu siralar SWP ve
ISG, islamistlerle ve George Galloway’le birlikte (çocuk aldırtmaya
karşı olan ve göçmen kontrolünün partizanı olan, ingliz
işçi partisinden ayrılmış) « Respect » adlı
bir partiyi kuruyorlar. Bundan önceki reformist projeleri (Sosyalist Alliance)
başarısız olmuştu. Başka yerlerde, sahte troçistler on
yıllardan beri stalinist köklü reformist oluşumları
güçlendiriyorlar (İtalya’da PRC, İspanyol Devletinde IU, Almanya’da
PDS, Fransa’da PCF…). Başkaları, veya aynıları, sosyal
demokrasiye yaklaştılar (Londra’nın belediyesinde,
Fransa’nın PS’in yöneticiliğinde ve fransız parlamento’da…).
Zaman zaman anarşistler, maoistler ve « troçistler » işçi
sınıfıyla ilgi olmayan siyasi partilere girdiler ; alman
yeşilleri, iskoçya milliyetcileri...
Tüm bu akımların
devrimle alakaları yoktur artık.
Kendini savunmak ve geleceğini
hazırlamak için, proletaryanın yeni yönetici bir kadroya
ihtiyacı var. Bu kadro, devrimci ve enternasyonalist bolşevik tipli
bir parti içinde, emperyalizmin yenilgisi için, avrupa emperyalizmlerinin
ordularının Irak’tan, Afganistan’dan, Sırbıstan’dan,
Bosna’dan, Cote d’Ivoire’dan, Haiti’den çekilmesi için tüm proleter
araçlarlarla davranmalı. Amerikan, japon ve avrupalı emperyalizmlere
karşı, dünyanın diğer proletaryalarının ve ezilen
ülkelerin yanında olmalı. Özellikle, Iraklılar, Filistinliler,
Çeçenler, Kürtler gibi ezilen halkları korumalı.
Enternasyonalistlerin görevi, dünya
devrimine en büyük katkıları, her proletaryanın kendi
burjuvazisini devirmek için harekete geçmesidir. Bu görev, sermayenin ve
burjuva devletin saldırılarını önlemek için her ülkede
işçi örgütlerinin birlik cephesinde buluşmalarını
önermesinden geçer.
Avrupa işçi önderliği,
Leninist Troçist çevrelerin inşa etme amacı olan, marksist bir
enternasyonal içinde ve her ülke’de devrimci işçi partilerin içinde
toplanmalıdır. Her ülke’de kendi burjuvazisine karşı
sınıf mücadelesini sonuna kadar götürecek, işçi milislerini
inşa etmeye yardım edecek, burjuva devletinin devrilmesini
sağlayan ve kapitalist grupları mülksüzleştirme edecek işçi
bir hükümet kuracak, Avrupa Sosyalist Birleşik Devletlerine yol açacak bir
enternasyonal. Bu Federasyon, Türkiye’den Norveç’e, Isviçre’den Rusya’ya, tüm işçi cumhuriyetlerine açık
olacaktır, çünkü bu Federasyon dünya Sovyet Federasyonuna doğru
sadece bir aşama olacaktır.
Kıtanın birleşmesi toplumsal
bir devrimle gerçekleşebilecek. Bu devrimi yapabilecek sınıf,
sadece kaybedecek hiç bir şeyi olmayan, sömürülen, milliyetci değilde
enternasyonalist olan işçi sınıfıdır. Avrupa’da
devrimin zaferi, Amerikada ve tüm dünyada gerçekleşebilecek bir devrim
için ilham getirir. Böylece devletin sonuna yaklaşması ve toplumsal
sınıfların ortadan kalkması koşullarını
meydana getirir.
Avrupa, kapitalizmin
beşiğidir. O halde, çağdaş proletarya ilk önce ilk
işçi devrimlerine ve emekçilerin iktidara geçmesine sahnesi olan Avrupa’da
görüldü : 1871 Paris’te, 1917’te Petrograd ve Moskova’da. Rusya’da
kapitalizm sonunda yeniden kurulduysa bile, toplumsal kazanımlar ortadan
kaldırılsa bile, Avrupa proletaryası son kelimesini söylemedi.
Avrupa proleteryası, yarın, Paris bucağının ve en çok
Ekim 1917’nin çizdiği yolda yeniden gider : iktidarı
alacaktır.
« Yaşasın dünya
şehir ve kır emekçilerinin birliği ! Her ülke’de
burjuvazilerin devrilmesi için ! İşçi konseylerin evrensel
cumhurriyet’i için ! » şiarları kızıl bayraklarında
yazılacak Enternasyonalı kuralım !
9 nisan 2005
Sürekli
Devrim Kolektifin :
Groupe Bolchevik (Fransa)
Grupo Germinal (Ispanyol Devleti)
Lucha Marxista (Peru)